Orta Doğu’da şekillenen modern küresel siyasetin temellerine inildiğinde Huntington’ın Medeniyetler Çatışması (Clash of Civilizations) karşımıza çıkar. Huntington’a göre ideolojik kavgalar artık geçerli değildir, sıra medeniyetleri oluşturan kültürdedir. Kültürün en önemli etkeniyse dindir, öyle ki Huntington’ın çalışması ağırlıklı olarak Batı ve İslam arasındaki günümüzün ve geleceğimizin çatışmalarına odaklanmıştır. Temel kültürel farklar, sosyal yenilenme, ekonomik modernizasyon, artan medeniyetler arası etkileşim ve medeniyet bilinci gibi etkenler çatışmaların besin kaynağıdır.
Pakistan’ın kültürel kodu olması ve Hindistan’ın içinden ilk etapta iki devlet çıkmasını sağlamasıyla yazımızda din faktörünü ele alacağız. Dolayısıyla İslam’ın bölgedeki tarihine ve devlet yaratım sürecine yoğunlaşmak önemlidir. Buna binaen aşağıda verilen tabloda dünyadaki en yoğun Müslüman nüfusa sahip iki ülke ve gelecekteki durum gösterilmektedir.
World Population Review’un (WPR) 2025 verilerine göre Pakistan’daki Müslüman nüfusunun dünyadaki yeri şöyledir:
| ÜLKE | Müslüman | Oran (Dünya) | Genel Nüfus (2025) | Beklenen Nüfus (2041) |
| Endonezya | 242.700.000 | %12,27 | 285.700.000 | 313.000.000 |
| Pakistan | 240.760.000 | %12,17 | 255.200.000 | 329.700.000 |
Hindistan’ın Hakimiyeti
Hindistan’ın İslam’la tanışması Emevi Hilafetinin kurucusu Muâviye bin Ebû Süfyân’ın, üç cephede fetih hareketleri başlatmasıyla olmuştur. Bunlardan ikincisi Basra’ya bağlı Horasan ve Sind bölgesiydi. Muâviye, 663 yılında Abdullah b. Sevvâr el-Abdi’yi fetih için görevlendirmiş ve bu vesileyle ilk yenilgisini Sevvâr’ın muharebede şehit düşmesiyle almıştır. Sayısız girişim tam anlamıyla bir sonuç vermemiştir. Ancak Hajjaj b. Yusuf’un, Muhammed b. Kasım’ı Sind’e yönetici olarak atamasıyla İndus Vadisi’nin ana kısmı Deybul’un fethi tamamlanmıştır. Bölge halkının Kasım’dan önce İslam’la tanışmış olmasının etkisiyle üç yıl içinde bütün İndus vadisi İslam devletinin bir parçası haline gelmiştir. Daha sonrasında tarihî Hayber Geçidi’nde 10.-11.yüzyıllarda Mahmud Gaznevî sayesinde Müslümanlar bölgesel nüfuzunu artırabildiler. Hindistan’ı 17 kez istila eden Gaznevî’den gelen Gazneliler bölgeyi 150 yılı aşkın süre yönettiler. Ancak buna rağmen Hindistan’da stabil bir Müslüman hükmü kurmayı başaramadılar. Devamında Hindistan bölgesinde pek çok imparatorluk hüküm sürdü: Delhi Sultanlığı: Memlük, Halaci, Tuğluk, Seyyid ve Lodi Hanedanlıkları ve Babür İmparatorluğu.
Söz konusu hükümdarlar ve imparatorluklarla Müslümanlar bu bölgede kimi zaman yükselirken kimi zaman düşüşler yaşamıştır. Ancak günümüz Hindu-Müslüman ayrışması İngiliz sömürge anlayışına dayanmaktadır. İngiliz sömürgesinin en büyük etkisi, iki ayrı ulus yaratacak kadar toplumsal çizgileri keskinleştirebilmiş olmasıdır. İngilizlerin bölgeyle etkileşimi, öncesinde ticaret ilişkisi bulunsa da siyasi olarak genellikle 1757 Plassey Muharabesi olarak bilinmektedir. 1803 ise imparatorluğun bölgedeki hakimiyeti açısından uygun bir tarihtir. Britanya’nın öncelikli etki alanı Hinduların ağırlıklı olduğu kıyı bölgelerinde oluşmuştur. Hindular Batı kültürü ve eğitimine hızlı uyum sağlamış, bu sayede hem hizmetkâr hem de güvenilir bir kimlik kazanmış ve Britanya sömürgesinin ana kârını elde etmeyi başarmıştır. Aynı zamanda Batı’nın eğitim anlayışı sayesinde Hindu entelektüeller yaratılabilmiştir. Müslümanlar İngilizce öğrenmeyi de reddedince hem devlet işlerinden mahrum kaldılar hem de entelektüel gelişimleri gerçekleşemedi. Dolayısıyla sömürgeyle uyum içinde bulunan Hindularken Müslümanlar Britanya için ikinci planda kalmıştır.
Birlikten Devlete Müslümanlar
1857 Hint Ayaklanması, halkın geleneksel Hindistan kültürüne bağlılıkları nedeniyle patlak vermiştir. Ayaklanma yalnız Hinduları kapsamamaktaydı, Müslümanlar da aktif olarak içindeydi fakat bir noktadan sonra Hindular desteklerini çekti ve Britanya’ya göre ayaklanmanın başını çekenler Müslümanlar oldu. Sayısız Müslüman, Britanya’nın isyana karşı takındığı sert tavırdan ötürü karşılıklı çatışmada can verdi. Hayatta kalanlarsa evsiz kaldı ya da farklı bölgelere göç etti. Ayrıştırıcı politikalar gittikçe arttı ve Pakistan’ı yaratacak bir ideoloji belirmeye başladı. Bağımsız Müslüman devletin temelini, babası Babür İmparatorluğu’nun önemli siyasilerinden olan Seyyid Ahmed Han atmıştır: Hindular ve Müslümanlar artık bir arada yaşayamayacak hale gelmiştir fakat Müslümanların çıkış yolu İngilizlerle iyi geçinmek, Batı’ya karşı önyargılarını yıkmak, dini modern bilimlere yaklaştırmaktır ama yine de bağımsız bir devlet için henüz erkendir. Resmi dil sorununda ise Urduca’nın geri planda bırakılmasının Müslüman ulusunda kopmalara sebep olacağını vurgulayarak ulus bilincini de kazandırmıştır. Eğitim reformu için İngiltere’de gözlemlerde bulunmuş ve bunların bir kısmını ülkesinde gerçekleştirmiştir. Kendisinin Müslümanlar ve Hindulara farklı seçim sistemi önerisi Pakistan İdeolojisinin temelini oluşturmuştur.
Aralık 1906 yılına gelindiğinde Seyyid Ahmed Han’ın fikirlerinin devamı niteliğinde olan Tüm Hindistan Müslüman Birliği (THMB); Müslümanların çıkarlarını gözetmek, İngilizlerle ilişkileri geliştirmek ve diğer Hindu gruplarla iyi geçinmek için uğraşmaktaydılar. 29 Aralık 1930’da Muhammed İkbal, THMB’nin 25.yıl başkanlık konuşmasında İslam’ın dünya gerçeği olduğunu belirtirken 2 ulus vurgusunda bulundu. Ancak Muhammed Ali Cinnah birliğin başına geçene kadar pek bir etki gösteremediler. 1935 Hindistan Anayasası’nın ardından 1937 seçimine dağınık şekilde giren Müslümanlar ağır bir yenilgi aldı. Buna karşılık Hinduların Kongre Partisi (KP) salt çoğunluğu sağlayamasa da baskın güç olabildi. Bu dönemde Müslümanların aleyhine inek kesiminin yasaklanması, resmi dilin Hintçe yapılması vb. birçok karar kabul edildi. Bu durum İslamcı milliyetçiliği tetiklerken Genel Vali Lord Linlithgow Müslümanların şikayetlerine karşı sessiz kalmayı tercih etmiştir. Son seçimin yenilgisinin ardından Cinnah, Müslümanları ortak paydada buluşturmak için oldukça çaba sarf etti. 2. Dünya Savaşına gelindiğinde Roosevelt’in baskısıyla Churchill, bağımsızlık (Dominion Status) vaadiyle 3 Eylül 1939 tarihinde Hindistan’ın da savaşa girmesini sağladı. KP’nin İngilizlerle sorun yaşamasıyla kısa süreli otorite boşluğu yaşandı: 1935 Anayasası Bölüm 93’te Hindu bölgelerine parlamenter özerklik hakkı tanınmıştı. Dünya Savaşı’nın başında 11 eyaletin 7’si Kongre’nin elindeydi. Bakanlar istifa edince Kongre-dışı koalisyonların etkili olduğu Assam ve Kuzeybatı Sınır Eyaleti dışında yeterli çoğunluğa sahip eyalet hükümeti kurulamadı. 1941 yılında da Orissa’da taraf değiştiren 7 Kongre üyesi bir koalisyon hükümeti kuruldu.
Cinnah’ın net olarak savaş karşıtı tavır aldığı pek söylenemez. Savaşın, Hindu-İngiliz krizine sebep olacağını önceden tahmin ederek otorite boşluğunu değerlendirmeyi amaçlamış olabilir. Cinnah’ın politikalarıyla ivme kazanan Müslümanlar, Hindistan’daki Müslümanların ayrı bir ulus olduğunu belirten 1940 Lahor Kararı’nı ilan etmişti. Cinnah; Lahor’da ağırlıklı olarak Müslümanların söz hakkından, Hindulardan epey ayrıştıklarından ve Müslümanlara özge bir ulus gerektiğinden bahsetmiştir. Gandi, bu tasarıyı “bir canlıyı ikiye bölüp parçalamak” olarak yorumlarken Cinnah “Hindistan’ın hali hazırda ikiye bölünmüş” olduğunu belirtirken “İkiye böldüğümüz ülke nerede?” şeklinde metaforik bir soru sormuştur. Lahor Kararı’na kadar herhangi bir isim gündeme gelmemişken KP ve bağlantılı gazeteciler, Çodhiri Rehmat Ali’nin “Pakstan” ismini kullanmıştır. İsim, Müslüman nüfusun hâkim olduğu Pencap, Kuzeybatı eyaleti Afganistan, Keşmir, Sind ve Belucistan isimlerinden oluşmaktadır. Gazetelerde Lahor Kararı, “Pakstan Kararı” olarak yazılmıştır.
2. Dünya Savaşı ve Pakistan
Japonlar, 7 Aralık 1941’deki Pearl Harbor’ın yanı sıra Bengal Körfezi’ne kadar dayanmıştı. Amerika’nın baskılarıyla İngilizler, Cripps Mission’ı devreye soktu. Savaş sonrası için bağımsızlık teminatı verirken savaş esnasında Japonlara karşı savunma üyeliği teklif ederek Hindistan’ın tam desteğini almayı planlayan bu tasarı başarısızlıkla sonuçlandı. İki tarafın yaklaşımı da oldukça olumsuzdu. KP ise derhal bağımsız bir hükümet istiyordu. Roosevelt’in özel elçisi Albay Louis Johnson Delhi’ye gelince İngiliz kabinenin ve İngiliz valinin tutumu daha da sertleşti. Savunma bakanının halktan seçilme ihtimaline sıcak bakılabilirdi fakat İngiliz kabinesi Hindistan’daki icra konseyinin hükümet kabinesi gibi çalışmasına izin vermedi. En fazla icra konseyinin yapısı değiştirilebilirdi fakat genel valinin yetkileri aynı kalacaktı. 2.600.000 Hindistanlı 2. Dünya savaşında yer almak zorunda kalması ve İngilizlerin en büyük insan gücünü oluşturmasıyla hali hazırda içerideki rahatsızlığın artacağı ve Hindistan’ı sömürge altında tutmanın pek mümkün olmayacağı açıktır. Nitekim Amerika’da yayınlanan bir belgede Hindistan’daki huzursuzluğun nefrete dönüşmeye başladığı ve insanların anarşik eğilimler ile devrim fikrine yöneldiği yazmaktaydı. Dahası, 8 Ağustos 1942’de “Hindistan’ı Terk Et Hareketi” (Quit India Movement) söz konusu yönelimin doğrudan örneğiydi. 9 Ağustos’ta Gandi’nin de içinde bulunduğu pek çok Kongre üyesi tutuklanırken kasım ayına kadar 940 isyancı öldürüldü. Kongre, bu hareket altında tekel olarak ulusal hükümet kurmak istiyordu.
Savaş sonrası 1945 yılında gerçekleşen Simla Konferansı, Hindular ile Müslümanların anlaşmazlığı ve İngilizlerin iki kesim tarafından da bölgede istenmemesinin doğal bir sonucudur. Öncesinde buna önayak olan İngiltere’deki İşçi Partisi (Labor Party) başa gelmiş ve Hindistan’da Churchill’in başarısız ve güvensiz imajından artık eser kalmamıştı. Örneğin, normalleşmenin bir adımı olarak Lord Wavell’in inisiyatifiyle hapisteki bazı Kongre üyeleri serbest bırakılmıştı. 1944 yılında hapisten çıkan Gandi, Wavell’in istediğini yaparak Cinnah’la konu üzerine görüşmeye başladı ve ikili bir süre mektuplaştılar. Rajagopalachari’nin formulü olan halk kararına bırakılcak bir plesibit ve olası bağımsızlığa kadar birlik içinde çalışacak bir geçici hükümet tasarısı sunulsa da Cinnah reddetti. Artan kamuoyu baskıları, Wavell’in derhal bu tıkanıklığı çözmesi gerektiğini gösterdi. Nihayet Cripps’in modelinin yenilenmiş hali tasarlandı. Amaç, gelecekte kurulacak kurucu meclisin öncesinde geçici hükümet kurmaktı. Tasarının açıklanmasından sonra kalan KP mensupları da serbest bırakıldı ve Simla Konferansı davetinde bulunuldu. Konferans, niyetini açıkça belirten Cinnah’ın tam uyumsuzluğu içinde başarısız oldu.
3 Haziran 1947 Mountbatten Planı açıklandı: Hindistan iki parçaya bölünecek, kuzeydoğu ve kuzeybatıdaki Müslüman yerleşimleri geçici olarak ayrılacak. Buradaki halkın ayrılığı isteyip istemediği belirlenecek ve 15 Ağıustos 1947 de iktidar devri gerçekleşecekti. 5 Haziran’da politik liderler Mountbatten Planı’nı kabul etti. İdarı yapıyı, bölünmenin gerçeleşeceği düşüncesine göre kurması için Kabine Özel Komitesi ve Bölünme Konseyi (Partition Council) kuruldu. Ana organ ise Yönlendirme Komitesi’ydi (Steering Committee): Gelecekteki yöneticiler olarak Hindistan’ı H.M. Patel, Pakistan’ı da Mohammed Ali temsil ediyordu. Süreç çok hızlı işledi, 19 Temmuz’da iki ayrı devlet olarak hazır hale gelindi. Yürütme Komitesi Kararnamesi 1947 (Executive Council – Transitional Provisions – Order, 1947) yürürlüğe girdi. Bürokrasinin hızı sayesinde 15 Ağustos 1947’de Britanya Hindistan’ı, Hindistan-Pakistan (Doğu ve Batı Pakistan) olarak işleyebilir bir hal aldı.
Sonuç
Varlığını sağlayan dinin yanı sıra Pakistan’ın çok kültürlü bir yapıya sahip olması şaşırtıcı değildir: kuzeybatıda Peştunlar, kuzeydoğuda Pencaplılar, güneybatıda Beluçlar, güneydoğuda Sidhiler baskınken Belucistan’ın belli bölgelerinde Brohiler, kuzeyde Kohistanîler ve Çirtaliler yer yer bulunmaktadır. Özellikle Beluçların Pakistan’dan ayrılma tartışmaları uzun zamandır gündeme geliyor. Hindistan’da %72 Hint-Aryan, %25 Dravidler ve %3 diğer grubu varken nüfus sayımında ırk ya da etnik baz alınmamaktadır. Buna karşın 2000’den fazla etnik kimlik olduğuı tahmin edilmekte. Hindistan’da da etnik çatışma örneği Manipur eyaletinde mevcuttur. Öte yandan Keşmir’in de saatli bomba olduğu düşünüldüğünde bölge, Asya’da beklenen 3. Dünya Savaşı’nın Doğu kapısı olmak için yeterli çatışma potansiyeline sahiptir.





